Bir garip Mykonos hikayesi..

Mykonos

Gençlik zamanlarımdı. Biraz toy. Her zaman doğruyu seçemediğim başka bir günün daha içerisindeydim. 23 yaşında, alev alev yanıyordu tutkularım, heyecanım, sabırsızlığım.. Istanbul’da öğrencilik yıllarında kurduğum parti ve gezi organizasyonları markam ile Yunanistan’a rüya bir gezi düzenliyordum. Atina’daki dostlarım ile birlikte herşeyi ayarlamıştık. Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından Atina’da bir gece kalıp daha sonra otobüsü gemiye bindirip Mykonos ’a geçecektik..

Yol yorucu ve uzun geçti. Atina’ya vardık. 45 kişilik otobüsümüz full doluydu bu arada. Onlarca milletten Erasmus öğrencileri ile birlikte Yunan ezgileri eşliğinde muhteşem bir akşam yemeği ardından, soluğu Atina gece hayatında bulduk. İstanbul’a benzer yapısıyla bizi çok eğlendirmemişti sirtakici Dj’ler. Atina’dan uzun bir gemi yolculuğu sonrasında Mykonos adasına varmıştık. Onlarca milletten gençlerle beraber kumsal üzerindeki “Paradise Beach” dedikleri yerde bungalowlarda tam 3 gece geçirecektik..

Herşey hayal ettiğimden daha mükemmel gidiyordu, herkes güleryüzlü, çılgınca dans ediyor, kimse kıyafet giymiyor herkes mayolu herkes bikinili, birbirlerinin vucütlarını değişik renkli boyalarla boyayıp şekiller çiziyor, DJ kumsaldaki insanlara adeta peri masalı yaşatıyordu. Sanki hiçbirşey hiç kimsenin umrunda değildi ve biz orada o an hiç bitmeyecekmiş gibi oradan oraya sallanıyorduk. Atina’nın Erasmus grubu da bizim İstanbul Erasmus grubumuza katılmıştı, yani yaklaşık 150 kişi 3 geceyi hep beraber geçirecektik..

Birbirini daha önceden hiç tanımayan farklı milletlerden insanlar çok kısa sürede samimi olduk. Her gün batımında ve hemen hemen her gece kumsalda boyalı partiler oluyordu. Arada sırada bu yaşananlar gerçek mi diye gece yarısı kumsal partinin ortasında denize atlıyordum. Ne nasıl göründüğüm umrumdaydı, ne gece yarısı ıslaklığım ne doğmayan güneş ne de yanan dünya. Sabah kumsalda açtım gözlerimi, ufacık bir teknenin az ilerisinde, öylece. Sağımda Jort, solumda Anna , önümde Pascale, arkamda Tamara ve Spencer.. Güneş doğarken uyandık hepimiz, yüzümüz gözümüz boyalı. Denize atlayıverdik. Plaj’dan bir amca sesleniyordu; “Çocuklar! Bende biraz fazladan kuruvasan ve taze meyve suyu var. İster misiniz?”.

Paradise Beach / Mykonos 2013

Allahım.. her şey bu kadar iyi gidemez, alışık değilim. Ardarda güzel şeyler olmuyor pek hayatımda. Diğer çoğu insanınki gibi. İnişli çıkışlı benim hikayemde. Mutluluğum ve her şeyin kusursuz ilerlemesi içime kurt düşürüyordu.

Plaj’da güzel amcanın ikram ettiği kahvaltımızı yaptık ve akşama kadar miskince takıldık. Çünkü gece yine uzun olacaktı..
Akşam giyinip kuşandık. Jort şık görünüp görünmediğini soruyordu. “Mermi gibisin oğlum!” dedim. Kahkahalar atmaya başladı. Sanırım Hollanda’da böyle bir tabir yoktu. Hazırlanıp kız arkadaşlarımızla buluştuktan sonra Mykonos merkezinde yapacağımız pub crawl için yola koyulduk. Farklı kulüpleri dolaşıp çılgınlar gibi eğlenecektik. Gece’nin ortalarına doğru artık bulanık gördüğümüz saatlerde, grubumuzdan patavatsız ve bir hayli haylaz Gewardis tarafından rahatsız ediliyordum. Sürekli bel altı şakalar, bayıcı cümleler ve ortamın huzurunu kaçırıcı bireysel planlar.. Aynı esnada grubumuzdaki bazı Almancı Türkler, grubumuzdan diğer sevimli bir İspanyol arkadaşımızı baya bir hırpalamanın peşindelerdi. Ben organizatör olarak kavgayı engellemek için can ve başla uğraşırken diğer yandan Gewardis sürekli gelip nereye gideceğimizi soruyordu.

Sabırla yaklaşıyordum ona.. Böyle konularda tecrübeli olduğum için eğlencemin etkilenmesine izin vermeyip görmezden geldim. Ancak işler öyle gitmedi. Oradan uzaklaşmış olsam da her seferinde geri gelip “hadi buradan gidelim şimdi nere gidiyoruz” diye tekrar geliyordu… nedenini anlayamıyordum.. ve sonunda alkolün bana verdiği yetkiye dayanarak; “Gewardis, hangi cehenneme gitmek istiyorsan git! Artık bana sorma! Çocuk değilsin, birilerini takip etmek zorunda değilsin!”diye söylendim ona. Gewardis birden değişerek, yüzünü astı “sen gününü göreceksin!” diyip gitti. Engellemeye çalıştığım diğer münakaşada başarılı olduktan sonra Gewardis’in yanına gittim. Sakin olmaya ve onu da anlamaya çalıştım. Huzurun kaçmasını da istemiyordum.

“Gewardis, senin sorunun ne? Uğraştığım işleri görmüyor musun? Ama yine de öyle bir tepki vermek istemezdim, üzgünüm hadi barışalım” dedim ona.
“Sktr git. Sen gününü göreceksin!” diye bir cevap aldım..

Mykonos Merkez kafasına göre herkes

O sırada alkolün etkisiyle normalde yapmayacağım bir şey yapıp yakasından tuttum vurmamak için kendimi çok zor tutuyordum. Daha doğrusu insanlar beni tutuyorlardı. Neden o kadar sinirlendim bilmiyorum ancak sanırım yaşadığım kötü gecenin bir birikimiydi. Hani her şey güzel ve inanılmaz giderken işlerin tekrar boka sarmasının verdiği bir öfkeydi belki de.. içinde bulunduğu kafesi yırtmaya çalışan bir aslan gibi kükrüyordum. Ancak ona dokunmamın doğru olmadığını da biliyordum aynı zamanda. Zamanın verdiği enerji, coşku ve toyluk dinginlenmeme izin vermiyordu. Sinirimi geçiremedim, o öfke ile önüme çıkan ilk duvara tüm gücümle üç yumruk indirdim. Çünkü Gewardis’e vurmak istemiyordum. Bu aslında kendimce dünyanın adaletsizliğine attığım bir yumruktu.

Elimi hissetmiyordum. Gecem berbat olmuştu. Sinirlerime hakim olamamıştım. Haklı ya da haksız olmak önemli değildi. Gamsızlığı tercih edememiştim. Kendisi için hiçbir önemi olmayan bir adamın yaptığını neden umursar ki bir insan? Gewardisle ilgili değildi belki de, her iyi giden şeyin her zaman bir şekilde kötüye dönüşmesineydi tepkim. “Delicta juventitus mea”: gençlik hatalarım..

Hem kendime hem de kadere kızıyordum. Sabah aklımı bulandıran sürekli bir mükemmeliyetin olamayacağı düşüncem adeta kanıtlanmıştı. Elimi hissetmesem de acıtmıyordu sanki, ya da ben daha fazla acımasını istiyordum. Odama gittim, sabaha kadar hiçbirşey yapmama kararı aldım ve yattım uyudum.
Erken uyandım, elim morarmıştı, oynatamıyordum. Resepsiyon’a gidip en yakın hastanenin adresini soracaktım ve bir taksi çağırmalarını isteyecektim. Kim bilebilirdi ki hayat okuluna yürüyecek olduğumu..

-Kimse yok mu? (sert bir şekilde sızlıyordu elim ancak yüzümü bile ekşitmiyordum)
“Buyur genç adam” dedi beyaz saçlı, beyaz sakallı, güleryüzlü yaşlı adam. Hadi lan ordan dediğinizi duyar gibiyim. O ana kadar ben de filmlerde olan bir sahneden ibaret sanardım bu durumu. Haklısınız.
-Hastaneye gitmem gerek (elimi tutarak), bana en yakın açık hastane adresini verebilir misiniz? Bir de taksi çağırmanızı rica edeceğim.
Durdu birkaç saniye elime baktı ve;

+Nasıl oldu bu?

-Duvarları yumrukladım.

+ Ama bilirsin dostum. Duvarlar asla kırılmaz..

“But you know my friend, the walls are never broken” kulaklarımdan boğazıma girdi bu cümle. Oradan yutkundum ciğerlerime, ruhuma çiviledi o kelimeleri. Olduğum yerde durdum, konuşamadım. Gözümü gözlerinden kaçıramadım. Gülümsüyordu. O da konuşmuyordu. Ama bana bakıyordu. Başka bir boyuttaydım. O kadar haklıydı ki. Ne iyi hissettiğimi söyleyebilirim ne de kötü. “But you know my friend.. the walls are never broken..” yankılanıyordu içimde dışımda beynimde kalbimde..
Hiçbirşey söylemedim. Daha doğrusu.. konuşma kabiliyetimi yitirdiğimi düşündüm. Gittim oradan.

Hastaneye gittim. Doktor beni mükemmel bir güler yüzle karşıladı.
-Hoş geldin!! Nasılsın yakışıklı?! Gel bakalım neyin var ne oldu sana? İçecek bir şeyler ister misin???
(Allahım, galiba her şey tekrar düzeliyor dedim içimden..)
+Teşekkür ederim efendim. Bir kaza geçirdim önemli değil ama sanırım elim kırıldı, oynatamıyorum..
-Bakarız şimdi hemen merak etme. Nerelisin sen?
+İstanbul
-İstanbul?? İstanbul heee? Türkiye değil? Ama İstanbul? Constantinopolis de değil? İstanbul hee?

O an yine içimden sıçtık..diye geçirdim. Herşeyin iyi gidiyor olma kanısına kapılmam yaklaşık 2 dakika sürmüştü. Tamamen art niyetsiz verdiğim cevap “İstanbul” yunan doktor tarafından yanlış anlaşılmıştı. Kasıtlı olarak Türkiye değil de Türkçe İstanbul dediğimi düşünüyordu. İnanın bunu açıklamaya dermanım yoktu. Çok yorgundum mutsuzdum. Cevap bile vermedim adama.

-Tamaam, peki tamam.. Ben bir keresinde Türkiye’ye gitmiştim! İzmir’e gittim! Bana orda hiç iyi davranmadılar! Anlıyor musun? Beni duyuyor musun? Neden? Yunan olduğum için mi? Siz Türkler bana hiç iyi davranmadınız!

Sonra yunanca bağırmalara başladı.. hemşirelere bağırarak bir şeyler anlatıyordu yunanca. Benim bir önceki gece sahip olduğum sinirin iki katı vardı adamda. Sülaleme sövüyordu muhtemelen. Küfür ettiğinden o kadar emindim ki. İsterse Japonca konuşsun, o an bana küfür ve hakaretler ettiğini anlayabilirdim.

Yunanca verdiği merasim bittikten sonra kaşlarını çatarak tekrar yanıma geldi. Bense muhtaçtım ve ağzımı açmıyordum. 1 yıl öncesinde sol elim kırıldığı için o duyguyu biliyordum ve açıkçası aynı acıyı yaşadığım için inanılmaz derecede mutsuzdum. Yunan doktor mutsuzluğumu artıramıyordu.
-Tamaam evet. Şimdi elinin röntgenini çekeceğiz. Fiyatı 100 euro.

100 euro mu? Açık kalp ameliyatı mı yapıyosunuz doktor bey! Yoksa beyin nakli mi!? Diyemedim ya lan.. şöyle dedim:
+Nee? Olamaz! Doktor bey benim hayatımda 100 Eurom olmadı cebimde. Ben bir öğrenciyim ve buraya sizin ülkenize arkadaşlarımla tatile gelmiştim. Lütfen yardımcı olun..

Demem ile birlikte doktor tekrar çıldırdı.. Ayağa kalktı ve içinde Türk geçen uzun yunanca cümleler kuruyordu.. Bu sefer daha şiddetli sövdüğüne emindim. Söverken hep hemşirelerin yanına gidiyordu. Ama o kadar aralıksız uzun cümleler ile bağırıyordu ki orada kaldığım bir saat içinde yunanca öğrenebilirdim.

Umutsuz ve çaresiz bir şekilde sandalyede otururken ben, kaşlarını çatarak tekrar yanıma geldi;
-Tamam türk tamam hadi git şu tarafa, 40 euro olacak sana hadi git çektir gel görelim bakalım neymiş.

Eğilen siyahlı fransız Anna, mavili ise Kanadalı Pascale

Teşekkür ettim kendisine %60 indiriminden dolayı. Teşekkür ederken yine İzmir’de kendisine iyi davranmadıklarından bahsediyordu ama dinlemedim. Bir an Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün onları denize dökmekte ne kadar haklı olduğunu geçirdim içimden.. Halbuki ben milliyetçi bir insan bile değildim..Fiyatın normalde 100 Euro olmadığını hatta 40 Euro da olmadığını tabi ki biliyordum. İstanbul cevabını verdiğim için böyle bir tepki ile karşılaştım. Uğraşacak halim olmadığı için ve o dönem paraya çok ihtiyacım olmadığından dolayı daha fazla pazarlık etmedim.

Çok mutsuzdum umudum yoktu, elim hala kıpırdamıyordu, röntgeni çektirdim ve doktorun yanına gittim. Aldı eline filmi ve şöyle söyledi:
-Haaa. Elin kırık değil. İncitmişsin. Ezilmiş elin. Elini sarıcaz şu bezi çıkarma. Kremini sür zamanla düzelir. Çok karlı bir alışveriş oldu benim için! Bir röntgen çektim ve 40 euronu aldım. Haha! Süper hadi şimdi git!
Adamın dediği hiçbirşey mutluluğumu engelleyemedi. Elim kırılmamıştı. Gerisi önemli değildi. 10 dakika yürüyüp bir taksi tuttum plaja doğru geri yol almak için.

Mykonos. Kırmızı şortum ve ben. Eli sargılı olan ben..

Dönüş yolumdaki şöför ile güzelce muhabbet ediyorduk ta ki nereli olduğumu sorana dek;
-Nerelisin?
+Türkiye (bu sefer temkinliydim)

Türk olduğumu söyledikten sonra ağzından tek bir kelime çıkmadan beni sahile getiren taksi şöförü arabayı kullanırken, oteldeki beyaz sakallı amcanın söylediği sözler yankılanıyordu hala başımda. Sonra anladım;

“You will not be punished for your anger, you will be punished by your anger”
Öfkeniz nedeniyle cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.

Ben de öfkeme yenik düşmüştüm. Bir daha böyle birşey yapmayacağıma dair kendime söz vererek yol aldım suratsız taksi şöförü ile. Yol bana hayatı öğretmeye devam ediyordu. Anlamsız bir şekilde huzur kaplamıştı içimi deniz manzarası eşliğinde taksiyle o yüksek engebeli patikaları aşarken.. Ne doktor bozdu moralimi, ne taksi şöförü ne de sargılı acılı elim..

Plaja vardığımda arkadaşlarım bekliyordu. Önce Gewardis’in yanına gittim. Haklı ya da haksız olmak önemli değildi.
-Gewo, gel barışalım dostum. Deniz’e baksana ne kadar mavi ve güneş tepede. Tadını çıkaralım.
+Üzgünüm dostum, seni bunalttım akşam.
dedi ve sarıldı.

Dans edenleri boş verin. Arkada perişan halde partinin ortasında hayatı sorgulayan eli sargılı bana bakın.. 🙂

Hayat normale dönüyordu. Gündüz partileri, tekneyle açılmalar, akşam tekrar “body paint” yani vucüt boyamalı çılgın partilere dönmüştük. O gecenin ve sabahki olayların verdiği yorgunluğu atlatmak istercesine, çılgınca geceye bıraktım kendimi. Hayat acısıyla tatlısıyla güzeldi sanki.. hep iyi gitse iyi olan şeyin farkına varamazdık belki de.. duvarlar kırılmazdı, dersimi de almıştım. O amca gece partinin ortasında bile bazen aklıma geliyordu, bidaha hiç görmemiştim onu.
İnsanlar 90’lı yılların hippi buluşmalarındaki gibi eğleniyordu adeta. Herkesin suratında kocaman gülümsemeler ve dans.. derken bir çığlık sesi duyuldu..

Ağlayan iki kız gördüm. Yine aklımdan geçirdim o an.. “yine başlıyoruz sanırım..acı-tatlı bu kadar sık değişmeli mi?”
Hemen ağlayan kızların yanına doğru koştum. Kızlar benim grubumdandı. Odalarına koşan insanlar gördüm. Ortalık bir karmaşaya dönüştü. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum ancak ben dahil ortamda bulunan herkes aşırı sarhoştu..
“Ne oluyor!” diye bağırdım. “Hırsız var!” diye cevap verdi Spencer. Bungalowlar’ın hepsine hırsız girmiş. İnsanların kameraları, cüzdanları, telefonları hemen hemen hepsi çalınmış. Ben de deniz şortumun cebi olmadığı için telefonumu bir kız arkadaşıma çantasına koyması için vermiştim. Parti alanındaki çantalardan da eşyalar çalınmış, benim cep telefonum dahil. Pasaport neden çalınıyor? Diye düşünüyor olabilirsiniz. Pasaportlar kimlik değiştiren insanlara satılıyor ve çok para ediyor..

Kel arkadaş Gewardis, sol köşede sargılı ellerini merhamet eden Tanrı’ya açan ben:) Az ilerde renkli elbisesi ile dans eden Mariya..

Ortamın huzurunu sağlamaya ve sakinleştirmeye çalıştım. Hemen polis çağırdım. Yunan grubun Erasmus tayfasına nedense bir şey olmamıştı ve vurdumduymaz bir şekilde müziği kesmediler, partiye devam ettiler. Polis geldi araştırma yaptı, tutanak tuttu, bir şey bulamadı ve gitti..

İnsanlara şuan yapacak bir şeyimizin olmadığını,sabah çaresine bakacağımızı ve gecenin keyfini çıkarmalarını söyledim. Bir kısım yas tutarken bir kısım partiye devam etti. Ben ise partiye devam eder gibi görünüp ortamı gözleyenlerdendim.. Aradan bir saat geçti, arka taraftan bağırış sesleri duymaya başladım. Yumruklar da havada uçuşuyordu. Bizim grubumuzdan Metin hırsızı çantalardan eşya çalarken görmüş ve üstüne atlamıştı. Hırsız Suriyeli uzun boylu uzun saçlı esmer uyuşturucu bağımlısı bir tipti ancak yağverleri ile birlikte en az üç kişilik planlı bir organizasyon olduğunu daha sonra anlayacaktık.

Hırsızı görüp yakalayan kareli gömlekli gururumuz Metin. Hemen arkasında hayatı sorgulamaya devam eden ben 🙂

Hemen oraya koştum yerde tekmeler yiyen hırsız ayağa kalkıp kaçmaya çalışırken bir tane de ben indirmek zorunda kaldım; büyük bir sorumluluğum vardı, o pasaportları geri alamazsak insanları Türkiye’ye geri götürmek imkansıza yakın olacaktı. Hırsızı yerde kilitledik ve polis çağırdık. Polis ekibi 3 araba ile mekana vardı. Hırsızı kelepçelediler. Sonra onlarla birlikte karakola gelecek en az 4 tanığa-şahite ihtiyacı olduklarını söylediler. Benim gitmem zaten farzdı. Kanadalı Spencer, Fransız Anne ve Ukraynalı Mariya benimle gelmek istediler. Polis arabasına atlayıp soluğu gece yarısı 1’de Mykonos karakolunda aldık.

Eşyaların ve pasaportların geri getirilip getirilemeyeceği konusunda çok ama çok endişeliydim. Polis benden olayı anlatmamı istedi. Anlattım tutanak tuttu imzaladım. 4 ümüz bütün geceyi orada polis odasında geçirdik. En az 6 saat boyunca sessizlik vardı. Spencer ve ben kızları sakinleştirmeye çalışıyorduk. Bu esnada hırsızı kelepçeyle nezarete atarlarken hırsız bize dönüp terbiyesiz hareketler yaptı. Gayet rahattı. 1 saat daha bekledikten sonra sabah 8’e doğru iki polis yaklaşık 3 çanta ile birlikte geldi. Sevinçten bağırdık, dördümüz birbirimize sarılıyorduk. Polis açtı çantaları pasaportları koydu dizdi önüme, paralar, telefonlar ve kameralar.. Benim telefonum da oradaydı. Eksik olan sadece Mariya’nın kamerasıydı. O geri gelmedi ve benim hemen hemen bütün mykonos ve atina fotoğraflarım o kameranın içindeydi. Açıkçası sevincim biraz buruktu. Pasaportları ve diğer eşyaları müthiş bir sevinçle aldım. Polis bizi otele geri götürdü. Aynı sabah geri dönüş için yola çıkmak zorundaydık.

Gece boyu Mykonos karakolunda benimle duran kader arkadaşım Kanadalı Spencer..

Elimde o çanta ile döndüğümde, beni kapıda bekleyen bir kalabalık vardı, bana doğru koştular büyük bir sevinçti bu. İnanılmaz günler yaşıyorduk bu adada. Bazen bu adada bir şeyler olduğunu düşünüyordum ve sanki içten içe o adadan uzaklaşmak istiyordum. Çünkü ortası yoktu bu lanet yerin! Ya mükemmeldi ya da kabus!

Sol alt köşede beyaz gömlekli Hollandalı Jort. Sağ üst köşede gülümseyen dayaktan kurtardığım ispanyol arkadaş. Malesef bütün fotoğraflarımın olduğu Mariya’nın kamerası çalındığı için ordan burdan topladım bu fotoğrafları..

Soğuk bir duş alıp üzerimi değiştirdim. Hep düşünüyordum duştayken de, geri dönüş yolunda gemide denizi izlerken de.. Hayat böyleydi. Hatalarımızla öğreniyorduk.. Gewardis, yaşlı adam, doktor, taksi şöförü, Suriyeli hırsız, yunan polis.. hepsi gözlerimin önünden geçiyordu.. Diğer yandan o eğlenen insanlar, ege denizi ve yunus balıkları.. Derin bir nefes alıp üzerimde bıraktığı anılarla ege denizinin kokusunu içime çektim.. Mykonos.. çılgın Mykonos..

Merhaba, ben Çağatay. Yıllardır bize doğru olduğu anlatılan herşeyi unutup, yaşamaya mecbur bırakıldığımız sistemin zincirlerini kırıp, işimden istifa edip, hayat'a dair tüm sorularıma cevaplar bulabilmek ve diğer bütün insanlara ilham olabilmek için yollara düştüm. 21 Kasım 2017'den beri dünya turundayım. Uyanış adını verdiğim içsel yolculuğum boyunca, başıma gelen olayları ve ilginç hayatları yazıyorum, fotoğraflıyorum, vidyoluyorum ve sizlerle paylaşıyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir